Röportajlar

Celal Erbaş ile “FaceinCast”

21 Mayıs 2013

celal erbaş röportaj

Celal Erbaşı tanıyabilir miyiz?

1966 Gaziantep doğumluyum. Gazi Üniversitesi Basın Yayın ve Halkla İlişkiler mezunuyum. O yıllarda henüz İletişim fakülteleri yoktu. 1991 mezunuyum.1984 yılından itibaren zaten gazeteciliğe başlamıştım. 16 yıl boyunca gazetecilik yaptıktan sonra 2000 yılında Oyuncu ve Model ajanslığı işine başladım. 2004 yılında ki bir ekonomik kriz nedeniyle Türkiye’den ayrılarak iki yıl boyunca İspanya’da kaldım. Türkiye’ye döndükten sonra tekrar Reklam ve Ajans sektöründe çalışmaya devam ettim. Şu anda 2010 yılında kurduğumuz Faceincast ajans olarak devam ediyoruz.

celal erbaş

Faceincast öncesinde neler yaptınız?

Daha önce Dikey ajans olarak çalışıyorduk. Fakat krizde kaybettik. Türkiyenin her yerinde çeşitli organizasyonlar, defileler ve tanıtım organizasyonları yaptım. İstiklal caddesinde Türkiye’de ilk kez iki ünlü mankeni Ebru Şallı ve Deniz Akkaya’yı ata bindirdim. Bu projeden sonra İstiklal caddesinde gerek dizi gerek kliplerde at kullanıldı. Bu tip çılgın projeler de yaptım.

Şu anki faaliyet alanlarınız neler?

Oyunculuğun dışında yapımcılık projelerimiz de var. Şu anda 3 tane demo projemiz var, çeşitli kanallarla görüşüyoruz. Anlaştığımız takdirde bu projeleri de hayata geçireceğiz.

Model ve Oyuncu bulmakta zorlanıyor musunuz?

Türkiye’de şöyle bir handikap var; yerli model kalmadı. Bunun nedeni ise bizim yerli modellerimiz biraz kaprisli bir yapıya sahip. Bu onlara iş değil kazanç kapılarını kapattı. Şuan Türkiye’de hazırlanan katalogların %80’ninde yabancı model kullanılıyor. Çünkü yabancı modeller kapristen uzak bir şekilde işlerine odaklanıyorlar. Bundan dolayı da fotoğrafçılar yabancı modellerle çalışmayı tercih ediyorlar.

Ancak erkekler için aynı şeyi söyleyemeyiz. Türkiye’de çok iyi erkek modeller var ve gerçekten işlerini düzgün yapıyorlar. Yerli modelle çalışırken bir bakıyorsunuz sevgilisi arıyor, sürtüşmeler yaşanıyor, modelin motivasyonu bozuluyor, böylelikle fotoğrafçı istediği fotoğraf karesini alamıyor ve bu nedenle çalışmak istemiyor. Bizim deyimimizle manken elbise askısıdır. Yani ürünü çıkıp en iyi şekilde gösterebilen kişi demektir. Fakat bu gençler tarafından farklı algılanıyor, hemen bir şöhret olma ünlü olma kaygısı içlerinde oluyor ve yanılgılara düşebiliyorlar. Mankenlik dünyanın her yerinde bir meslektir fakat burada ünlü olmak için bir araçmış gibi görülüyor.

Yine oyunculuk çok farklı bir şey mutlaka yetenekli ve eğitimli olması gerekmektedir. Sadece iyi rol yapmak oyunculuk değildir. Oyunculuk beraberinde yetenekleri de getirmelidir. Örneğin bir oyuncu çok iyi ata binebilmeli, yamaç paraşütü veya rafting gibi extreme sporları yapabilmeli, belki bir dağcılık eğitimi olmalıdır. En azından bir ya da iki yabancı dile sahip olması gerekir. Çünkü Türkiye yakın gelecekte Holywood’un bir çekim platosu haline gelecek. Türkiye’de sinema sektörü için çok bakir yerler bulunmakta ve yabancılar bunun takibini çok iyi yapıyorlar. Zaten örneklerini de görüyoruz. Devletinde bu konuda destekleri var. Dolayısıyla oyuncuların kendilerini her anlamda geliştirmeleri çok önemli bir yer tutuyor.

2

 

Model seçimlerinde nelere dikkat ediyorsunuz?

Model en az bayanlar için 1.75 boyun altında olmaması gerekiyor. Yine erkekler için 1.85 olarak söyleyebiliriz. Vücut ölçüleri çok rakamsal olmasa da orantılı ve düzgün olması gerekiyor. Bu işin ben çok güzelim çok iyi fotoğraf veririm düşüncesi olamaz. Çünkü modellik objektif karşısında ürünü en iyi gösteren podyumda en iyi yürüyen iyi bir modeldir.

Modeller’de daha çok kendini gösterme varmış gibi geliyor bana?

Evet maalesef burada, ben dişiyim, ben güzelim benim belim, bacaklarım çok güzel anlayışı var, bu şekilde kıyafeti ve ürünü değil de başka insanların gözünü boyayabiliyorlar.

Aslında burada medyanın da kabahati var gibi. Hep bu şekilde ön plana çıkartmıyorlar mı?

Evet kesinlikle katılıyorum. Bu yanılgı maalesef var Türkiye’de. Özellikle magazin insanların özel hayatlarına fazlaca giriyor. İnsanlar ilişkilerini çok detaylı anlatmamalı. Bir ünlü ile bu işe yeni girmiş bir model bir yerlere çıkıyor ve basına haber uçuruyorsa ben falancayla beraberim deyip kendisine bir reklam yapma gereği hissediyor. Türkiye’de tekstil sektörü de bu konuda çok bilinçli değil. Yeni yeni e-ticaret siteleri ile bilinçleniyor ve modelliğin yalnızca ürünü göstermesi gerektiğinin farkına varıyor.

Oyuncu seçimlerinde neler ön plana çıkıyor?

Bir kere oyuncunun yaşı tipi fiziği hiçbir zaman önemli değil. Yediden yetmişyediye herkes oyuncu olabilir. Özellikle ailelere seslenmek istiyorum çocuklarını bu işle bir şekilde buluşturmuşlarsa , mutlaka psikolojik destek alması gerekmektedir. Eğitimlerinden kopmamaları gerekiyor. Oyunculukta beceri, eğitim ve kişinin enerjisi çok önemlidir. Mutlaka bol bol kitap okumaları gerekir, genel kültürü yüksek olmalıdır. Her anlamda oyuncunun dolu olması gerekir.

Sektörün birazda zor yanlarından bahsedelim?

Zor yanı, bu işte insanlar maalesef setlerde heba ediliyor. Dışarıdan çok renkli gözüküyor fakat. Setlerde çalışma süreleri çok uzun olabiliyor. Bir sahnenin çekimi için defalarca tekrar yapılabiliyor. Bu anlamda ezberin önemi artıyor. Eskiden sufle veriliyor dublaj yapılıyordu fakat şuan da sesli çekiliyor. Dolayısıyla tekrar yaşanıyor. İleriki zamanda sektör daha fazla dijitalleşeceği için, çekim maliyetleri düşecek ve yapımcılar tarafından ortaya daha fazla iş çıkarılacak bu yüzden oyuncuların kendilerini son sürat yetiştirmesi gerekiyor.

Peki Sosyal Medya ile ajans olarak aranız nasıl?

Facebook sayfamız var yaklaşık 16 bin takipçimiz var. Sosyal medyanın bir zaruret değil geçerlilik olduğunu düşünüyorum. Çünkü artık gazete ve televizyonlarda İnternet’e girdi. İnsanlar İnternet’i avucunda taşıyor. Dolayısıyla büyük bir gereklilik. Sosyal medyayı en iyi şekilde kullanmak ve hedef kitlemize ulaşmak istiyoruz. Yine ben çeşitli Sosyal medya mecralarında oyunculuk ve modellik üzerine yazılar yazmak ve bilgi paylaşımı yapmak istiyorum. Bu piyasa işe çok aç bir piyasa. Sürekli yeni yüzler arıyoruz. Bu nedenle doğru insanlara Sosyal medya aracılığıyla ulaşmayı hedefliyoruz.

 

 Çok eskiden beri sektörün içindesiniz, bu işe girdiğinizde sosyal ağları bırakın internet bile yoktu; o zamanlar cast seçimlerini nasıl yapıyordunuz?

O dönemde katalog yapıp fotoğrafları albüm oluşturuyorduk. Kadın oyuncular erkek oyuncular çocuk oyuncular. Yalnızca fotoğraflarını koyabiliyorduk. Artık sunumlarımızı bile internet üzerinden yapıyoruz. Oyuncularımız showreel’ları dahi kendi sitemizden sunabiliyoruz. Artık internet ve Sosyal medya bir gereklilik ve büyük bir ihtiyaç halini almış durumda. Her firma için bunu söyleyebilirim.

Eklemek istediğiniz şeyler var mı ?

Ben özellikle şunu vurgulamak istiyorum. Biz bir aileyiz. Faceincast ailesiyiz. Her yapımcı ile çalışmıyoruz. Çalışacağımız insanları araştırıyoruz. Nasıl ajans çoksa piyasada, yapımcıyız diye dolaşan insanlarda çok. İşin ciddiyeti çok önemli. Hiçbir çalışanın mağdur edilmemesine dikkat ediyoruz.. Bize katılan arkadaşlarımıza yeni yüzlere kendi bireyimiz gibi bakıyoruz. En iyi şekilde işlerini yapmalarını sağlamak için çalışıyoruz.

 

Güzel sohbeti ve samimiyeti için Celal Erbaş’a çok teşekkür ediyorum.

Sizlerde reklam, tanıtım ve televizyon sektöründe yer almak istiyorsanız Faceincast sizin için de güzel bir başlangıç olabilir.

Ne dersiniz?

4

 

 

 

 

 

 

 

 

 


Tansu Kendirli İle “Oyun ve Oyunder”

25 Mart 2013

oyunder

 

Oyunder, kurucu başkanı Tansu Kendirli ile oyun ve oyun sektörü üzerine derin bir sohbete daldık. Türkiye’de oyun sektörünün durumu, yapılması gerekenler ve mobil oyunlar hakkında her şeyi röportajımızda bulabileceksiniz.

 

Tansu bey, öncelikle bugüne kadar (şahıs olarak) kısaca neler yaptığınızı anlatabilir misiniz?

Bugüne kadar çok fazla sektörde iş yaptığımı söyleyebilirim ancak en son olarak oyun sektöründeyim diyebilirim. Prodüksiyona çok önceden aşinaydım. 10 yıl öncesine kadar radyo ve televizyon programı yapıyordum. Oyunun kendisi gerekli insan kaynağı bakımından sinemaya benzediği için genel olarak oyunu bir prodüksiyon olarak görüyorum. 2 yıldır bir stüdyom var ve burada çocuk uygulamaları geliştiriyoruz.  “Mini dahi” adında bir markamız var.

Oyunder’i ortaya çıkaran gereksinim neydi?

Oyunder ihtiyaçları gözeterek kuruldu. Çünkü oyun sektöründe gördüğümüz bir eksiklik var. O da bir sivil toplum örgütünün köklü olarak, sektörün bütün parçalarını bir araya getirebilmesi  konusu.

Oyunder Türkiye’deki oyun geliştiricilere yönelik ilk dernek, ilk sivil insifiyatif.  Sektörde bir takım eksiklikler gördükten sonra bu oluşuma karar verdik. Bu oluşumda prodüktör tarafı kendi bildiğini ortaya koysun, yayıncılar kendi bildiklerini ortaya koysunlar,  yatırımcılar ihtiyaçlarını ve kaynaklarını koysunlar,  hukukçular kendi bildiklerini ortaya koysunlar; Türkiye’de nasıl daha fazla oyun geliştirilebilir diye.

Oyunder’i kurduğunuzda piyasadan ne tür tepkiler almıştınız?

Genel olarak çok iyi bir tepki geldi. Geliştirici ekosistemi çok memnun kaldı ve desteklediler. İşin bir oyun medyası var, aslında bir çok kopuk parça var. Biz diyoruz ki bunu tek bir kanala oturtalım ve gümbür gümbür yol alalım. Oyunun tasarımdan dağıtımına kadar olan tüm sürecindeki etmenler bir arada olarak birbirlerine destek versinler istiyoruz.

Örneğin bir oyun geliştiricisinin elinde yıllardır uğraştığı bir proje vardır, bunu onun adına insanlara sunup tanıtacak bir kanala ihtiyacı vardır, bizim hiçbir sıkıntımız yok bu konu ile ilgili. Gelsinler biz elimizden gelen desteği onlara verelim.

Oyunder’in önümüzdeki dönemdeki planları ve etkinlikleri nelerdir?

Önümüzdeki bahar aylarında bir toplantılar dizisi olacak. Bu toplantılar yatırımcılar ile üreticileri bir “game submission guide” dediğimiz oyun sunum rehberi etrafında buluşturmak amacıyla yapılacak.

Yatırımcılar kendi açısından görüş ve beklentilerini ortaya koymalı, geliştiriciler, hukukçu ve dağıtımcılar bir araya gelmeli ve nasıl şıkır şıkır işleyen bir oyun ekosistemimiz olur sorusuna cevap aramalılar.

tansu oyunder

 

Özellikle sormak istiyorum, korsan ürün hemen her sektörün sıkıntısı ve gelir kaybı, Oyunder’in bu konu ile ilgili çalışmaları olacak mı?

İlk olarak biliyorsun korsan sıkıntısı müzik endüstrisi ile başladı, forum ve torrent siteleriyle beraber büyüdü. Aslında bu konuda çalışmalar yapan MÜYAP çok yol aldı.

Bizdeki sıkıntı ise şu, hukuken oyun bir bilgisayar programından farklı görünmüyor. Daha doğrusu dijital oyunlar ile programlar aynı çatı altında değerlendiriliyor. İlk önce buradaki standardı belirlemek gerekiyor. TÜDOF’un şuan başlattığı bir çalışma var. Bizde Oyunder olarak bu çalışmaya destek vereceğiz. Bir kere farklılaşması gerekiyor ürünün ki hukuken siz onu farklı bir ürün olarak tanımlayıp ona ilişkin standartları ortaya koyabilin.

Ayrıca Türk tüketicisinin de geliştirilen oyunların insanların emeği olduğu bilincine varması çok önemli bir konu. Biz daha toplum olarak bu konuyu içselleştiremedik.

İyi  ürün alabilmek için üreticinin desteklenmesi gerektiğini düşünüyorum. Örneğin ülke dışında korsan bu kadar büyük bir problem değil aslında, çünkü orada aldığı ürünün parasını verme alışkanlığı oturmuş durumda. Dolayısıyla Türkiye’ye üretim yapan firmanın karşılaştığı sorunla, Türkiye’den tüm dünyaya üretim yapan firmanın karşılaştığı sorun aynı olmuyor.

Peki bu anlamda yerli yapım oyunların öncelikle hedef olarak Dünya pazarını gözetmeleri daha mı mantıklı olur?

Kesinlikle öyle. Zaten oyun sektöründe artık sınır kalmadı. Yani bugün cep telefonu ile dünyanın her yerinden oyunlara ulaşabiliyorsun. Tabii ki önceliğimiz burada Türkiye’ye yönelik olmalı. Ancak bir uygulamanın 7 farklı dil ile dünyaya açılmasını projelendirmenin de artısı çok.

Türkiye’de oyun sektörü ne durumda? Daha öncesinde Crytek’in oyunu olan Crysis dünya çapında her anlamda çok büyük bir etki yaratmıştı. Daha farklı örneklerde var mı ?

Crytek farklı bir durum aslında. Çünkü Crytek Avrupalı bir firma durumunda. Yani kurucularının Türk olması o firmanın Türkiye’den çıktığı anlamına gelmiyor.  Firma Almanya’da kuruldu. Kurucuları Türk ve inanılmaz başarılı insanlar. Çok önemli bir motor geliştirdiler. Ancak teknik olarak bakıldığında bir Alman firması diyebiliriz. Biz istiyoruz ki en az Crytek kadar başarılı olabilen firmalar Türkiye’den de çıkabilsinler. Bu devlete vergi ödeyebilsinler. Bu devlete kazanç sağlayabilsinler.

Oyunder olarak bizim hedefimiz;  Türkiye’de orijinal konsepte sahip oyunlar geliştiren ekip sayısını artırabilmek.

Bende bir oyun sever olarak merak ediyorum. Bazı konsol oyunlarında tamamen Türkçe olmasa da en azından yazım dili olarak Türkçeyi görebiliyoruz. Fakat neden daha fazla Türkçe dublajlı tamamı Türkçe oyunlar göremiyoruz?

Her ne kadar Türkiye, ekonomik olarak iyiye gitmiş ve uluslararası seviyelere yakınlaşmış olsa da, henüz korsan problemi ile başa çıkabilmiş değil. Dolayısıyla teknik açıdan bakıldığında, yapımcı ve yayıncılar belirli bir düzeyde orijinal oyun satabiliyorlar. Almanya’da 150.000 kopya satarken, Türkiye’de 5.000 kopya satıyorsanız yatırım yapmaya değer mi değmez mi diye bir soruyorsunuz. Dolayısıyla Türkiye’nin öncelikli olarak bu tip fikri mülkiyete sahip ürünlerin değerini bulduğu bir piyasa olarak görünür hale gelmesi lazım.

tansu kendirli

Çok iyi hatırlıyorum, insanlar Crysis çıktığı zaman tüm forum ve sosyal ağlarda, bu oyunu buradan indirmeyin, Tükçe bir oyundur Türk yapımıdır diye sahiplenmişler ve genellikle orijinal oyuna yönelmişlerdi. Dolayısıyla bir Call of Duty’nin Türkçe olması da böyle bir algıyı beraberinde getirmez mi?

Bunun en güzel örneği şöyle olabilir. Bizler Türkiye’de oyun üretimini artırırız. Gerçekten ciddi anlamda orijinal oyun çıkmaya başlar ve insanların karşılayabilecekleri bir fiyat politikasıyla bunu sağlayabiliriz. Hukuki ceza ve yaptırımları artırırsanız, insanlar korsan almaya değmeyeceğini düşünerek orijinal oyunlara yönelebilirler. Yani genel olarak üretici açısından hukuk açısından ve içselleştirme açısından yapılması gereken öncelikler var.

Gelecekte mobil oyunların daha fazla trend olacağı öngörülüyor. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Oyun sektörünü aslında bu kadar gündemimize taşıyan şey mobil oyun sektörünün gelişiyor olmasıydı. Konsol ve PC oyunları artık belirli bir düzeye ulaşmıştı ancak ne zamanki elinizdeki cihazların niteliği ve kapasiteleri arttı, o zaman artık trend sıçrama yarattı. Teknolojinin hangi noktalara varacağını pek kestiremiyoruz. Çok yakın zamanda çipli varlıklar haline gelebiliriz. Ancak oyun, teknolojiden bağımsız olarak, kendisi çok önemli bir olgu. Oyun insanlığın varoluşundan beri, insanların hem eğlenme, hem öğrenme hem de iletişim aracı olarak kullandıkları bir şey. Gelişimimizin bir parçası. Dolayısıyla teknoloji nereye giderse gitsin oyun hayatımızın hep bir parçası olacak. Bu konsol olur, PC olur, mobil olur; farketmez.

Oyunder’i kurduğunuzda piyasadan ne tür tepkiler almıştınız?

Genel olarak ilk aldığımız tepkiler çok iyi. Geliştirici ekosistemi çok memnun kaldı ve desteklediler. İşin bir oyun medyası var. Aslında bir çok kopuk parça var. Biz diyoruz ki bunu tek bir kanala oturtalım ve daha kuvvetli yol alalım. Oyunun tasarımdan dağıtıma kadar olan tüm sürecindeki etmenler bir arada olarak birbirlerine destek versinler istiyoruz.

Eklemek istediğiniz, söylemek istediğiniz bir şeyler var mı?

Oyunder’i slideshare ve sitemizden tanıyabilirler. Bize kendileri adına onlara nasıl yardımcı olabileceğimize ilişkin cesaretli olsunlar ve bizlerle iletişime geçsinler. Biz Oyunder olarak tüm sektörün yanındayız.

 

Tansu Kendirli’ye değerli vaktini ayırdığı için teşekkürler. Oyun sektörü ile ilgili her türlü soru, öneri ve istekler için Oyunder‘e ulaşabilirsiniz.


Etiketler: ,
Kategoriler: Röportajlar

Güven Çatak ile “BUG ve OYUN”

07 Şubat 2013

 

Güven bey sizi tanıyabilir miyiz?

Güven Çatak, Bahçeşehir Üniversitesi, İletişim Tasarımı bölümü öğretim üyesiyim. Bir yandan da Giyotin Film adlı yapım şirketine yaratıcı yönetmen olarak danışmanlık yapıyorum. Eski bir Oyungezer yazarıyım. Şu sıralar hem akademik olarak hem de sektörel olarak çalışıyorum.

Bahçeşehir Üniversitesinin yeni oluşumu hakkında bilgi verebilir misiniz?

Şu an Bahçeşehir Üniversitesinin BAU Galata yerleşkesindeyiz. İletişim Fakültesi ve sektörden firmaların bir arada olacağı bir bina burası. Ağırlıklı olarak İletişim fakültesi, laboratuvar ve atölyeler burada olacak. BUGda bunlardan bir tanesi. Özetle sektöre daha yakın olan bir bina olacak burası. Özellikle sanat tasarımı.

Peki bize BUG’dan biraz bahseder misiniz?

Bahçeşehir Üniversitesi Oyun Laboratuvarı yani kısaca BUG Mayıs 2012’de kuruldu.  BUG’ın bir odağı oyun içerikli deneyim tasarımı iken bir diğeri bildiğimiz video oyunları ve video oyunlarına yönelik bir eğitim alt yapısı. Oyun içerikli deneyim tasarımı derken; insanlar artık her şeyin biraz oyunbaz olmasını istiyor. Kurduğumuz etkileşimlerde bir takım dönüşler ve ödüller bekliyoruz. Bir bakıma gerçekliği artıran deneyimi oyun ile sunmak istiyoruz. Örneğin bir ürünün faydalarını, oyun içerikli deneyimlerle sunmaktan söz edebiliriz. Genel olarak burayı ikiye ayırırsak bir ar-ge ve oyun tasarımı eğitimi diyebiliriz.

Daha ayrıntılı olarak BUG neler yapacak?

BUG’ın altında farklı araştırma grupları ve proje grupları olacak. Hem sektörel hem akademik çalışmalar ve projeler yapılacak. Örneğin oyun ve eğitim üzerine gruplarımız olacak, oyun ve müzik olacak, özellikle reklam sektöründe şu an çok popüler olan oyunlaştırma gruplarımız olacak. Doğal olarak bu süreçlerin sonunda bir çok deneyim birikecek ve en yakın zamanda bu deneyimi, lisans ve yüksek lisans bölümlerini açmak için değerlendirmeyi hedefliyoruz.

Peki çıkış noktası olarak BUG daha çok istihdamı düşünerek mi ortaya çıktı?

Aslına bakarsanız BUG’ın yapılanması devam ediyor. Şu an piyasada ki en büyük sorun nitelikli insan kaynağı ve evet BUG’ın bu anlamda bir desteği olacak. Fakat bir fabrika gibi düşünmeyelim bunu, BUG’ın çalışmaları biraz daha uzun vadeli. Yani şu kadar programcı şu kadar modelci lazım düşüncesinden ziyade bir alt yapı kurmak düşüncesindeyiz. Kısaca araştırma ve geliştirme asıl odak noktamız diyebilirim. Ancak bir lisans programı açarsak, elbette iş gücüne yönelik bir lisans programı olacak.

Yatırımcıların bu oluşuma bakış açıları ne durumda?

Yatırımcılar ile birtakım kontaklarımız oldu.  Özellikle yurt dışında bu tip araştırma gruplarını fonlayan sektörden şirketler var. Bizde oluşturduğumuz araştırma gruplarının sektördeki şirketlerden fonlanmasını istiyoruz. Çünkü zaten sektörün ihtiyacı olan bir takım şeyleri araştırmak geliştirmek istiyoruz. Burada tek taraflı bir beklentiden çok, çift yönlü bir iş birliğinden bahsetmek istiyorum. Biz araştırma gruplarımızı oluşturarak fon alabiliriz, aynı şekilde şirketlerde sundukları projeler ile bizden çalışma grubu oluşturmamızı talep edebilirler.

Bu yıl Global Game Jam’e ev sahipliği yapıyorsunuz. Biraz bahseder misiniz?

Global Game Jam, tüm dünyada aynı anda yapılan bir bağımsız oyun geliştirme etkinliği. Toplam 48 saat içinde verilen tema eşliğinde takımlar oyun geliştiriyorlar. Bu süre zarfında çok güzel deneyimlere ulaşılabiliyor. GGJ bizim için çok uygun bir etkinlikti, bir yandan bu etkinliğe ev sahipliği yaparken, bir yandan da BUG’ın  fiziksel mekanını bu etkinlikle açmış olduk.  BUG bağımsız bir yapıda olduğu için etkinliğe ev sahipliği yapmak ta bizim için çok uygun oldu.

Oyun sektörü birbirine kenetlenmeye başladı, tabloya baktığınızda ne görüyorsunuz?

Artık bunun zamanı geldi diye düşünüyorum. Uzun yıllardır Türkiye’de oyun geliştirmek için zaman para ve emek harcanıyor. Son yıllarda mobil oyunlarında büyük bir rüzgar almasıyla sektör iyiden iyiye sirküle olmuş durumda. Bununla beraber oyun geliştirmeye olan ilgi de artmış durumda. Bununla birlikte çok güzel yapılanmalarda oldu, örneğin Oyunder kuruldu ve bu alandaki ilk STK olma özelliğini taşıyor. Medya gibi çok önemli bir alanı tutacak olan Gamexnow bulunuyor. Ekosistem genişliyor, devlet desteklerinin ve teşviklerinin de arttığını görüyoruz. Bir takım parçaların yerine oturduğunu görmek beni mutlu ediyor.

Peki eğitim kadronuz da kimleri göreceğiz?

BUG İletişim tasarımı bölümüne bağlı bir girişim. Dolayısıyla şuan İletişim tasarımı kadrosu BUG’la ilgileniyor . Özellikle Asistanımız Çakır Eker, İnteraktif Sanat ve Tasarım derslerini veren Burak Tamer  ve ben çekirdek kadroyu oluşturuyoruz. Bunun dışında proje olarak çalıştığımızda BUG kadrosu genişleyebiliyor. Bahar dönemiyle birlikte kadromuzu geliştirmeye devam edeceğiz.

 

Cevaplarınız için teşekkürler. BUG’ın yeni çalışmalarını heyecanla bekliyoruz.

 


Fasih Sayın ile “Crytek” ve “Crysis”

31 Ocak 2013

 

Geçtiğimiz haftasonu Bahçeşehir Üniversitesi BUG‘da gerçekleştirilen Global Game Jam etkinliği sponsorları arasından Crytek oyun tasarımcısı Fasih Sayın ile buluştuk. Crytek ve oyun dünyasına ilişkin yeni bilgiler aldık.

Merhaba. Sizi tanıyabilir miyiz?

Merhaba, ben Fasih Sayın. Crytek İstanbul stüdyosunda oyun tasarımcısıyım.

Nasıl başladı Crytek serüveni?

Uzun süre önce başladı. Oyun stüdyosunda tasarım danışmanlığı yapıyordum. Daha önce Türkiye’nin ilk oyun ekiplerinde tasarımcı olarak yer aldım, bir yandan oyun tasarımı üzerine master yaptım. Oyunlarla ilgili makaleler yazan insanlarla temasta olduğum için böyle bir kontak yaşandı. Danışmanlık yaparken Crytek’le daha önce çalıştığımızdan dolayı İstanbul stüdyosunun açılması gündeme gelince bir kaç kişiyle Crytek stüdyosunu açtık.

Crytek İstanbul stüdyosu Crytek’in sadece sesi veya grafiği gibi alanlarla ilgilenen bir ayağı mı?

Aslında hepsi. Stüdyo yeni açıldı ama stüdyoyla ilgili planlar büyük. Önce Türkiye’de varlığımızı oluşturmak, temellerimizi kurmak istiyoruz. Crytek’in yeni kullanıma açılacak olan bir sosyal network ağı var. Gface. İstanbul stüdyosu’nun öncelikli faaliyeti. Gface üzerinde çeşitli geliştirme faaliyetleri var. Bunlar aplikasyonlar, oyunlar ve Gface’in kendisi olarak algılanabilir. Frankfurt’la ortaklaşa yapılması planlanan bu geliştirmelerin yanında Crytek’in aynı zamanda ilk kez Gface üzerinden çıkartacağı son oyunu Warface var.

Warface’i bir çok stüdyo birarada geliştiriyor ve Türkiye için en doğru şekilde sunulması ve servisinin verilmesi için buna destek veriyoruz. Oyun geliştirilecek mi sorusuna karşılık, bu planlanıyor fakat net bir tarih vermem mümkün değil. Fakat basın toplantısında da açıklandığı gibi en az 150 kişinin istihdam edilecekği açıklandı.

Crysis’le patlama yapan firmanın Türkçe oyun olarak gelecekteki planları nelerdir?

Crytek’in şimdiye kadar çıkardığı bütün oyunlar Türkçe’ye çevrildi ve seslendirmesi yapıldı. Şirketin sahibi ve CEO’sunun Türk olması bunun üzerinde önemli bir etki sahibi. Crytek 3 Türk kardeşin şirketi ve şirketin bir aile mantığıyla yönetildiğini söyleyebiliriz. Şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki Crytek’in çıkardığı bütün oyunlar Türkçe olacaktır.

Şu an Crytek gündeminde ne var?

En yakında tarihi açıklanmış olarak Crysis 3 var.

Crysis 3′te bizi neler bekliyor?

Crysis 1 ve 2 arasında ciddi bir fark vardı. Crysis 1 ormanda ve açık alanda geçiyordu. Crysis 2 ise daha dar çevrelere hakimdi. Ateş etme hissiyatı ilk oyuna göre daha güzeldi fakat oyun alanı konusunda tepkiye maruz kaldı. Crysis 3′te ilk iki oyun arasında bir denge yakalamaya çalıştık. Crysis 1′in ortamlarıyla 2′nin gameplay’ini birleştirme fikrini önplanda tuttuk.

Crysis 2′ye bir eleştiri de sistem gereksinimleri bakımından geldi. Crysis çıktığında oyuncu kitlesine göre pc’ler için bir performans ölçütüydü fakat Crysis 2′de bunun geçerli olmaması olumlu karşılanmadı. Güzel grafikleri olmasına rağmen oyunun konsollara çıkması nedeniyle kaynaklandığı düşünüldü. Biz de bunun üzerine Crysis 3′te eski modele döndük.

Yani Crysis’in fanları son oyunda tüm beklentilerine kavuşacak diyebiliyoruz?

İlk oyunda olduğu gibi çoğunlukla ormanlarda ve açık alanda geçmemekte fakat son oyundan çok hoşlanacaklar. Bizim için yeni gelişmeler arasında çok önemli olan oyunlardan biri de Warface. Bunun nedeni Crytek için bir ilk olması. Warface bir Free-To-Play oyunu. CryENGINE‘le yapılmış, internetten bedava indirilecek ve sadece online oynanan bir oyun.

CryENGINE‘in her zaman “iyi makine ister” ünü var. Bizim burda ispatlamaya çalıştığımız şey, Free-To-Play piyasasında düşük konfigürasyonlu makinelerde de oyunun çalışabileceği. Warface ile Crytek hem Free-To-Play piyasasına ilk defa giriyor, hem de düşük konfigürasyonlu makinelerde çok yüksek kaliteli bir görsellik olabileceğini kanıtlamaya çalışıyor. Bu bağlamda belki daha da önemli olan gelişme, bir oyun olmayan proje: “Gface”. Bu sadece gamerlar için bir sosyal ağ diyebileceğimiz bir şey. Şu an Beta sürümü mevcut. Facebook’la Steam arasında bir yerde olması planlanan Gface üzerinden oyun oynanabilecek, oyun satın alınabilecek, achievement’lar ve record’lar paylaşılabilecek. Gface’in açılışını Warface ile yapacağız.

Aslında Warface’in bir diğer özelliği browser içinde çalışan bir shooter oyun olarak bir ilk olması. Bu açıdan bakıldığında Gface’in önemi gözle görülür gelecekte oyun platformumuz haline gelecek olması. Crytek’in dünyaya açılan kapısı Gface olacak ve bu sadece Warface’le ve Crytek’le kalmayacak. Burda Crytek bir yayıncı haline geliyor.

Bu durumda Gface’in Steam yada UPlay’e rakip olarak geldiğini söyleyebilir miyiz?

Tam olarak değil çünkü Steam ve UPlay Retail oyun dediğimiz satın al-oyna mantığı oyunları desteklemek için kurulmuş sistemlerdir. Gface ise baştan aşağı Free-To-Play oyunlar için tasarlanmış bir sistem. Bu hiç oyun satışı yapılmayacak anlamına gelmiyor fakat şuan ki iş planımız bu değil. Crytek artık Free-To-Play oyunlara odaklanmak istiyor.

Peki bu politikanın sebebi nedir?

Bir kaç tane sebebi var bunun. Birincisi global bir sebep. Retail oyun pazarı son zamanlarda ufak çapta bir kriz içerisinde. Teknik bir şekilde bunun sebebini açıklamam gerekirse, endüstri pazardan daha çabuk büyüyor. Teknoloji gelişiyor, bu gelişme üretim maliyetlerini yükseltiyor ve üretim süresini çoğaltıyor. İkincisi değişik pazarlardaki müşterinin para harcama alışkanlıkları. Mesela Amerika’daki müşteri oyun çıkar çıkmaz satın al-oyna mantığına sahip veya hediye sezonunu bekliyorlar. Öbür taraftan çok ciddi bir ikinci el pazarı var.

Electronic Arts’ın Online Pass fikri bu sebepten ortaya çıktı. Oyunu ikinci el alıp oynayabiliyorsunuz ama multiplayer oynamak için kutunun içinden çıkan key eğer register edilmişse firma kullanıcıdan 10 Dolar talep ediyor. Bunların aksine Doğu pazarı bu mantıkta para harcamaya alışık insanlardan oluşmuyor. Kore’de ortaya çıkan Free-To-Play Doğu pazarının gerçeğini yansıtıyor. Oyun bedava sunularak hem reklam olarak herkese ulaştırılıyor, hem de bizim giriş bariyeri dediğimiz şeyi minimuma indirmiş oluyor.

Forumlarda Crysis’in bir Türk oyunu olmasından ötürü korsan paylaşımın banlanması söz konusuydu, bu kendiliğinden mi ortaya çıktı?

Kendi kendine oldu. Crysis Türkiye’de uygun fiyatla piyasaya sürüldü ve diğer tüm oyunlardan daha fazla sattı fakat Türkiye bu konuda küçük bir pazar. Oyuna ara vermeye alışık değiliz. Umarım bu bakış açısı değişir.

 

Samimi cevapları için Fasih Sayın’a teşekkür ediyoruz.

Ortaya koyduğu Türçke oyunlarıyla gönülleri fetheden, ürettiği CryENGINE motoru ile oyun dünyasına yeni bir soluk getiren Crytek’ten gelecek yeni haberleri ve oyunları merakla bekliyoruz…

 


Etiketler: , , , ,
Kategoriler: Röportajlar

Burak Bulut ile “Fotoğraf ve Sosyal Medya”

23 Ocak 2013

Burak Bulut Yıldırım, profesyonel reklam ve tanıtım fotoğrafçısı. İçinde hep bir edebiyat aşığı şair yatsa da, fotoğrafçılık ruhuna işlemiş  ve işine tutkuyla sarılmış. Kendisi tam bir “o anlatsın siz dinleyin” tip insanlarından. En önemlisi de bizim tanıdığımız en mütevazi, en naif fotoğraf sanatçılarından…

Burak bey sizi kısaca tanıyabilir miyiz?

Kendimi fotoğrafçı olarak tanımlıyorum. Reklam ve tanıtımdan tutun, ürün ve moda fotoğraflarına uzanan, özetle profesyonel anlamda tüm fotoğraf dallarıyla ilgili çalışıyorum. Hafta içleri çekimler ve haftasonu eğitimler ile, haftanın yedi günü fotoğrafla iç içeyim diyebilirim. Arta kalan zamanda ise sergi projelerimle ilgileniyorum.

Fotoğraf ile ne zaman tanıştınız?

Aslında edebiyatla, şiirle uğraşıyordum. Ancak şiirlerim çok tatmin etmiyordu beni. Doksanların sonlarında bir gece, küçük bir filmli makinam vardı, aldım elime sabaha karşı sokaklara çıktım etrafı çektim. Filmler baskıdan geldikten sonra çektiğim bir fotoğrafta kendi iç dünyamı gördüm. Benim o günkü ruh halimi çok güzel anlatıyordu. O gün ile birlikte kendimi yavaş yavaş kurslarda ve eğitimlerde buldum. Fotoğrafla tanışmam, şiir yazmayı beceremeyip, kendimi fotoğrafla ifade edebildiğimi anladığım gün oldu.

Profesyonel anlamda “fotoğraf” ne zaman hayatınızın bir parçası oldu?

Aslında elektronik mühendisliği okuyordum fakat şair olmak için İstanbula geldim. Zaman içerisinde Milliyet Sanat, Radikal gibi gazetelerde kültür-sanat muhabirliği yapıp küçük işler yaptım.  Bir yandan fotoğraf çekmeye devam ediyor, eğitimler alıyordum. Ayrıca fotoğraflarım çevremdekiler tarafından beğenilmeye başlamıştı. Bir arkadaşım Sadri Alışık tiyatrosu afiş fotoğraflarını çeker misin diye teklifte bulununca, profesyonel anlamda fotoğrafçılığa başlamış oldum. Üstelik çektiğim fotoğrafları Atlas pasajına boydan boya astıklarını görünce, çok mutlu oldum.

Fotoğrafla ilgili olarak “idol” olarak gördüğünüz fotoğraf sanatçıları kimler?

Fotoğraf deyince aslında çok geniş bir alandan bahsediyoruz. Bu nedenle tek bir idolüm yok. Peter Witkin’i söyleyebilirim, inanılmaz bir kurgusal fotoğrafçı, korkunç  bir hayal gücü var. Moda fotoğrafıçısı olarak Steven Meisel‘ı beğeniyorum. Belgesel fotoğrafçılığı olarak, benim de hocam olan Hüsnü Atasoy idolümdür. Yine Türk moda fotoğrafçılarından Koray Birand’ı beğenirim. Her alanda böyle beğendiğim farklı isimler var.

Bir meslek olarak fotoğrafçılığın zor yanları neler?

En büyük problem, Türkiye’de henüz fotoğraf kültürünün oluşmamış olması. Yurt dışında bir çekimde, çekim öncesi hazırlığınız, kurduğunuz setup, ışık, kurgu v.b. değer görürken, Türkiye’de “bu fotoğrafçının makinası pahalıdır, bundan bende alırsam bu fotoğrafları bende çekerim.” algısı var. Hatta kendi makinasını bana vermeye çalışıp bununla çekin diyenler bile olmuştu. Bir bakıma bu dişçiye gidip, dişimi benim pensemle çekin demek gibi bir şey. Oysa burada verdiğimiz fiyat teklifinde biz emekten bahsediyoruz. Bunca ekipmana, ışığa, yumuşatıcıya, reflektörlere rağmen, hala gelip makinanın pixelini soranlar var.

“Türkiye’de fotoğrafçılığın en zor yanı, insanların fotoğrafçılığı bir zanaat olarak görmemesi.”

Bir fotoğrafçının teknik anlamda çok donanımlı, bilgili olması, onu iyi bir fotoğrafçı yapar mı?

Kesinlikle deneyim çok önemli. Ürün bilgisi çok önemli. Çekim yapacağınız ürüne göre kullanacağınız ışık, ışığın açısı, parlaklık, renkler herşey önem kazanır. Dolayısıyla deneyimli olmak çok büyük bir kriterdir. Bir insan aynı zamanda çok iyi bir düğün fotoğrafçısı, çok iyi bir ürün, moda, mücevher fotoğrafçısı olamaz. Ancak Türkiye’de hepsinde iyi olduğunu ileri süren fotoğrafçılar var maalesef. Bu yüzden uluslararası yarışma ve sergilerde esamemiz bile okunmuyor.

Her ne kadar klişe olsa da sormak istiyorum. Dijital mi? Analog mu?

Eğer burada fotoğrafın ruhunu konuşuyorsak -yani bu biraz fotoğrafın sanat olan kısmını oluşturuyor- analog olabilir. Analogda oluşan gren (kumlanma) çok naif bir kumlanma. Çektiğiniz bir portrede yüksek asalı bir film kullanarak çok güzel bir nostaljik hava yakalayabilirsiniz. Fakat iş ticari fotoğraf ya da mükemmelliyetçilikse, tabii ki dijital. Ancak fotoğrafım bir şeyler anlatsın diyorsanız, analogla da iyi yansıtırsınız diye düşünüyorum.

Fotoğrafçının fotoğraf üzerindeki etkisi nasıl ortaya çıkar?

Bir kere fotoğrafçı o çekim anının mutlaka tek karar vericisi, yöneticisi olması lazım. Örneğin tam bir ekip çalışması olan moda fotoğrafçılığında kuaföründen, makyözün ve dahi stilistine kadar geniş bir ekiple çalışıyorsunuz. Dolayısıyla bir kuaför kadar saç bilmesenizde, sonuç itibarı ile hepsinden sorumlusunuz. Modelin enerjisini yüksek tutmak, müşterinin isteğini en iyi şekilde anlamak ve yansıtmak çok önemli. Bunların yanı sıra fotoğrafçı trend saçları, makyajları, en beğenilen arka planları sürekli takip etmeli, araştırmacı ve meraklı olmalıdır.

Fotoğrafçılığı kendi içinde alanlara ayırırsak, kendinizi hangi alanda konumlandırırsınız?

Tamamen sınırsız kaynaklara sahip biri olsaydım, sadece sergi projeleri yapmak isterdim. Ticari olsa da olmasa da, insan çekmeyi seviyorum. Fakat iş olarak bakıldığında daha çok Reklam ve Tanıtım fotoğrafçısıyım diyebilirim. Genellikle bir çok firmanın moda ve ürün fotoğraflarını çekiyorum.

Facebook’ta bir fotoğrafçılık furyası aldı başını gidiyor. “İsim Soyisim Photography” şeklinde onlarca sayfa var. Bunu neye bağlıyorsunuz?

Fotoğrafçılık dışardan çok renkli ve kolay geliyor. En iyi makinayı ve ekipmanı elde eden insanlar, en güzel fotoğrafları çekeceklerini düşünüyorlar. Hatta eğitim verdiğim kursa gelen kişilerden bazıları, fotoğrafçı kartvizitlerini bastırmış olarak geliyorlar. Oysa fotoğraf bölümlerinden mezun olanların bile en az iki yıl bir çıraklık dönemi yaşamaları gerekir. Ama bundan önce açılan bu tip sayfalar için bir amatör hevesi diyebilirim.

İnsanlara doğru fotoğrafçıyı bulmaları konusunda tavsiyeleriniz nelerdir?

Bir kere mutlaka fotoğraflarına bakmalılar. Özellikle düğün, doğum gibi çekimlerde fotoğrafçısının pozitif bir enerji vermesi çok önemli. Çok iyi bir fotoğrafçı olsa da çekim sırasında sizi dövmekten beter edebilir. Bu yüzden mutlaka çekimden önce randevu alıp tanışmalı ve görüşmeliler. Çekim öncesi iletişim kurmak muhakkak olması gereken bir şey.

Evet biraz da Sosyal Medya’ya değinelim. Aranız nasıl Sosyal Medya ile?

Teknolojiye meraklı olduğum için, Sosyal medya’yı  kullanıyorum. Hatta Facebook’un  en eski kullanıcılarından biriyim diyebilirim. Twitter’ı da aynı şekilde, çok aktif olmasam da kullanıyorum.

Instagram hesabınız var mı?

Instagram hesabım var ama, ben bir türlü alışamadım, şimdi de artık geç kaldım. O yüzden Instagram’ı öneriyorum ama pek kullanmıyorum.

Samsung  “Galaxy Camera” adıyla internete girebilen android sistemli bir fotoğraf makinası çıkarttı. Teknolojinin bu denli çılgınca gelişmesi bir fotoğrafçı olarak sizde neler hissettiriyor?

Şimdi bir görüş var, “Telefonlarda da kamera var, dolayısıyla fotoğrafçılık bitti. Biz çekiyorduk artık herkes çekiyor.” diye. Ben bunun çok faydalı bir görüş olduğunu düşünmüyorum. Benim Bulut ismimin isim babası, aynı zamanda çok değerli hocam, şair Haydar Ergülen’in şöyle bir sözü var; herkes şiir yazmalı diyor. Ne kadar çok kişi şiir yazarsa, Türk şiiri o kadar gelişir. Ben fotoğrafta da bunun böyle olduğunu düşünüyorum. Çünkü fotoğrafçılık artık herkesin elinde diye küçümseyen ustaların da avantajına bir bakıma. Şöyle ki, milyonlarca insan fotoğraf çektikçe artık fotoğraf çekmenin o kadar kolay olmadığını anlamaya başlayacaklar. Telefondan fotoğrafı çekecekler ama internetten ustaların işine bakınca, işin aslında göründüğü kadar basit olmadığı algısına sahip olacaklar diye düşünüyorum. Ayrıca fotoğraf insanların hayata güzel bakmalarını sağlar. Bu nedenle bence insanlar iPhone’ları ile, iPad ve Android telefonlarıyla ya da tabletleriyle bolca fotoğraf çekmeliler.

Facebook sayfanıza baktığımızda 10 bine yakın beğeni görüyoruz. Bu rakama nasıl ulaşabildiniz?

Herşeyden önce web sitemin Google optimizayonu çok iyi. Fotoğrafla ilgili arama sonuçlarında ilk sayfada muhakkak çıkıyorum. Dolayısıyla siteme günlük çok iyi bir hit geliyor. Sitemde de Facebook ve Twitter  butonları mevcut, ziyaretçiler bu şekilde sosyal medya hesaplarıma da ulaşabiliyorlar. Aynı zamanda özellikle Facebook sayfam neredeyse Facebook kadar eski. Zamanla oluşan bir hayran kitlem var.

Facebook ve Twitter gibi mecralardan gelen öneri ve yorumlar işinizi ne derece etkiliyor?

Günümüzde insanlar sosyal medyada çok cesurlar. Bir fotoğraf paylaştığınız zaman, çekinmeden duygu ve düşüncelerini açıklayabiliyorlar. Ben bu özgürlüğün iyi bir şey olduğunu düşünüyorum. Mesela iki fotoğraf paylaşmışsam, diğerinin neden az veya çok beğenildiği üzerine düşünüyorum. O açıdan benim için gayet faydalı bir durum.

Son soru olarak, ünlü isimlerden kimleri fotoğrafladınız?

Bir celebrity fotoğrafçısı değilim fakat, işler sebebi ile çektiğim ünlü kişiler oldu. Aklıma gelenler içinde; Ebru Şallı, Halil Sezai, Levent Üzümcü, İpek Tuzcuoğlu, Kerem Alışık, Büşra Pekin diyebilirim.

Bir hobinin zamanla nasıl büyük bir tutkuya ve kendini ifade edebilme aracına dönüştüğünü, aynı zamanda yeniliklere yaklaşımı ve fotoğrafa getirdiği farklı bakış açısıyla sevgili Burak Bulut’u yakından tanımış olduk. Mesleğini zerafetle icra ederken, sanatçı ruhunu ön plana taşıyan ve güçlü fotoğraf tutkusunu bizlere yansıtan bu naif insana içten cevapları için çok teşekkür ediyorum. Ve gitmeden, Burak Bulut’un sihirli vizörüne kendimi bırakıyorum.

facebook.com/burakbulut.net

burakbulut.net

 

Röportaj-Hazırlayan: Yasin Özdemir

Fotoğraflar: Bora Akın Yılmaz


Çocuğunuzun Eğitiminde Yeni Yardımcınız: Minidahi

16 Haziran 2012

Son birkaç yılda tablet bilgisayarlar hayatımızda giderek daha fazla yer alıyor. Teknolojik gelişmelerden en çok faydalananlardan biri de Eğitim Sektörü. Çocuklar için okul öncesi eğitim aşamalarında destek sağlayan uygulamalar geliştirilmeye başlandı. Minidahi ekibi okul öncesi 2-4 ve 4-6 yaş grupları eğitici oyun ve uygulamalar hazırlıyor.

2011 yılında kurulan “Minidahi” ekibi iş alanı olarak tamamen okul öncesi ve erken okul dönemi çocuklarını hedeflemiş. Onlar için mobil uygulamalar tasarlayan ilk ekip.

Tasarım ve Prodüksiyon ekibinin başında Tansu Kendirli var. Eşi Aysun Kendirli ise yıllardır çocuk psikolojisi alanında çalışan uzman bir psikolog olarak Minidahi’nin geliştirilmesinde önemli katkılarda bulundu. Tasarım ve Programlama ekibi üyeleri ile Minidahi bu alanda Türkiye’de uzmanlaşma yolunda adım atan ilk marka oldu.

Yayınladıkları ilk iPad ve iPhone Çocuk Uygulaması “Hadi Bakalım” ile tanıdığımız Minidahi, bu çalışma ile çok başarılı oldu ve uygulama ilk üç ay içerisinde yaklaşık 40.000 cihaza yüklendi. Ekip “Öykücü – The Story Maker” adlı projesi ile geçtiğimiz Aralık ayı içerisinde Qualcomm Türkiye tarafından düzenlenen “En iyi Mobil İş Fikri” yarışmasında 3.lük ödülüne de layık görüldü. Minidahi ekibi şu anda İTÜ tarafından düzenlenen ilk Tekno-Girişim yarışması olan “ARI ÇEKİRDEK” projesinin finalistleri arasında. 7 Temmuz 2012 tarihinde yarışmanın diğer ekipleri ile büyük finalde ödül ve destek alabilmek için yarışacak.

Biz de sizler için yolunda başarıyla ilerleyen Minidahi’nin Tasarım ve Prodüksiyon ekibinin başında olan Tansu Kendirli ile bir röportaj yapma şansını yakaladık.

Minidahi’yi bir de sizden dinleyebilir miyiz?

Dokunmaya duyarlı ekranların hayatımıza girmesi ile birlikte bunun önemli kullanım alanlarından birisi de çocuk eğitim oldu. Çocuklarda çok gerekli bazı temel becerilerin bu yeni teknoloji yoluyla geliştirilmesi mümkün. Algılama ve ince motor becerileri gibi.

Minidahi Ekibi olarak şu ana kadar tasarladığımız uygulamalarımızda çocuklarımızın bu becerilerini arttırmaya odaklandık.

Bu yeni cihazlar çocuk eğitiminde ne şekilde kullanılıyor?

Erken çocukluk dönemindeki gelişim, ileri yıllarda öğrenme sürecinde anahtar rolünü oynamakta. Çocuklarımızın görme, dokunma, işitme duyularını bir arada kullanarak görsel-uzaysal ve ince-motor becerilerini geliştirebileceği işler oluşturmak bizim açımızdan önemliydi. İlk uygulamamız olan “Hadi Bakalım” bu sebeple tasarlandı. Bu uygulamada ebeveynler kendi seslerini kayıt edebilmekteler. Çocuk sayı, harf, şekil, renk ve anne babaların eklediği nesnelerin resimlerini yine onların sesi ile öğrenebilmekte.

Yeni yapboz uygulama setimiz olan Hadi Yapalım’ı oluştururken temel noktaları kaçırmamaya özen gösterdik.  Çocuklar ve ebeveynlerden çok güzel tepkiler alıyoruz.

Mobil uygulamalarımızı Anne ve babalara çocuklarının eğitiminde destek olarak kullanabilmeleri için tasarlıyoruz.  Şu anda üzerinde çalıştığımız yeni projemizde bu amaca yönelmiş durumda.

Çocukların bu yeni teknoloji ile bize göre daha erken bir araya geldiği batıda ve uzak doğuda tablet cihazlar ve bu cihazlar üzerinde oluşturulmuş mobil uygulamalar artık anaokulu düzeyinde eğitmenler tarafından ve belirli programlar eşliğinde kullanılmaya başlandı.

Ebeveynler uygulamalarınıza nasıl ulaşabilir?

Bu aşamada uygulamalarımızı App Store ve iTunes üzerinden iPhone, iPad ve iPod Touch gibi cihazlarına indirebilirler. Cihazlarından App Store veya iTunes uygulamalarına giriş yaparak arama çubuğuna Minidahi yazmaları ve “ara” tuşuna basmaları yeterli. Her uygulamamızın ücretsiz versiyonu mevcut. Bunu önemsiyoruz. Yakın gelecek uygulamalarımızı Android ve Windows phone işletim sistemine sahip cihazlarında da kullanabilecekler.

Hedefleriniz nelerdir?

Çocuklara yönelik eğitsel mobil uygulamalar ve onların ara yüz tasarımlarında gün geçtikçe daha fazla uzmanlaşmayı hedefliyoruz. Ülkemiz ve dünya çocukları için bu şekilde daha fazla fayda üretebiliriz. “Hadi Yapalım” yapboz setimiz bu amacın ve çabamızın bir eseri.

Çocuklara yönelik kullanıcı ara yüzü tasarlamak ciddi anlamda uzmanlık gerektiren bir konu. Zira çocuk algısının nelere tepki vereceğini, ne şekilde daha yüksek bir kavrama düzeyine ulaşabileceğini gözlemlemek ve ölçümlemek zorundasınız. Her geçen gün daha fazla bilgiye sahip oluyoruz. Gelecekte sadece Türkiye değil tüm Dünya’nın çocuklarına bu alanda üreteceğimiz yüksek standartlarda işlerle ulaşabileceğimize inanıyorum.

Bize vakit ayırdığınız için teşekkür ederiz. Çıktığınız bu yolda başarılarınızın devamını diliyoruz.  


Etiketler: , , ,
Kategoriler: Röportajlar

İTÜ Arı Çekirdek Projesi

20 Nisan 2012

Değerli “Sosyal Medya Nedir?” bloğu okurları. Bu platformda yazı ve röportajlarımla Sivil Toplum Örgütlerine ve yaşamımıza katkıda bulunacak yeni  projelerin Sosyal Medya çalışmalarına ve stratejilerine yer vermeyi hedeflediğimi artık biliyorsunuz.

Bu kez İTÜ ARI Teknokent İş Geliştirme Müdürü ve ARI Çekirdek adlı projenin yöneticisi olan ve Sn.Arzu Eryılmaz ile ARI ÇEKİRDEK lansmanı ve devamında KAMP sürecinin Sosyal Medya ayağının nasıl oluşturulduğunu anlamak ve anlatmak için birlikteyiz.

T.K.: Arzu hanım; ARI Çekirdek nedir?

A.E.: İstanbul Teknik Üniversitesi ve ARI Teknokent olarak; aslında zaten bünyemizde küçük ölçekliden tutun, dev ölçeğe kadar pek çok girişimci firmayı bulunduruyor ve Türkiye’deki Girişimcilik destek ekosisteminin öncüleri arasında yer alıyoruz. ARI Çekirdek projemizle ise erken aşama girişimciliğe eksiksiz bir ön-kuluçka modeli ile destek olmayı hedefliyoruz.

“ARI Çekirdek”e katılma hakkı kazanan girişimcilere öncelikle, ARI 3 binasında projeye özel olarak kurulan “Çekirdek MERKEZ” çatısı altında araştırmalarını yapabilecekleri laboratuar, ofis ve bilgisayar gibi fiziksel olanaklar sunuyoruz. Fikirden projeye giden süreçte “Çekirdek KAMP” aracılığıyla; genç girişimcilere, kimi zaman başarılı birer mühendis, kimi zaman ise yetenekli birer iş adamı olmayı öğretmek amacıyla eğitim, öğrenim, danışmanlık ve koçluk imkânları sağlıyor elimizden gelen her türlü desteği vermeye çalışıyoruz. Projelerini hayata geçirebilmek için genç girişimcilerin ihtiyacı olan finansal destekler ise, hem jürilerin hem de yatırımcıların hazır bulunduğu “Çekirdek YARIŞMA” aracılığıyla sahiplerini bulacak. “Çekirdek YARIŞMA” kapsamında; Elginkan Vakfı Teknoloji Ödülü olarak belirlenen 100.000 TL, 2.’lik ödülü olan 50.000 TL, TÜBİSAD Ödülü olan 25.000 TL, Akademi Ödülü olan 10.000 TL, ARI Teknokent’te 1 yıl ücretsiz ofis imkânı ve daha birçok sürpriz başarılı girişimcilere verilecek.

T.K.: ARI Çekirdek projesinin Sosyal Medyada gördüğü ilgi ne düzeyde?

A.E.: Çekirdek facebook sayfamız açıldığı hafta 750 kişi tarafından beğenildi. Doğrusu İstanbul Kalkınma Ajansı destekli bir proje olarak son derece sıkışık bir takvimle ilerlerken ve hakkıyla bir tanıtım faaliyeti bile yürütemediğimizi düşünürken anında 750 takipçi görmek bizi hayli şaşırtmıştı. Geldiğimiz gün itibariyle takipçilerimizin sayısı 4000 kişiye ulaşmak üzere… İşte sosyal medyanın gücü de burada ortaya çıkıyor: eğer gerçekten içeriği dolu bir proje varsa ortada, sosyal medya bunun hakkını veriyor!

Ayrıca bilindiği gibi facebookta sayfanızı “beğenenler” dışında, bir de “hakkınızda konuşanlar” kısmı var. ARI Çekirdek hakkında konuşanların takipçilerimize oranı ise çok daha yüksek. Bu da projemizi sosyal medya aracılığıyla hedef kitle ve çevresine ulaştırabildiğimizin önemli bir göstergesi bize göre…

T.K.: Sosyal Medya üzerinden iletişim kurmak amacı ile hangi kanalları kullanıyorsunuz?

A.E.: Sosyal Medya’da özellikle facebook ve twitter’ı kullanıyoruz. Elbette bu mecralar ARI Çekirdek’in hedef kitlesinin yoğunlukla kullandığı mecralar oluyor… Biz de bu mecralar aracılığıyla bilinirliğimizi artırmayı planladık. ARI Çekirdek’e lisans 3. sınıftan başlamak üzere tüm üniversite öğrencileri ve 40 yaşını doldurmamış üniversite mezunları başvurabiliyor. Lansman stratejilerimiz arasında da yine dijital medyaya büyük ağırlık verdik. Öğrenci grupları ve ilgili yahoo gruplarına e-mailing ile eriştik. Üniversite raketlerinde de lanse ettiğimiz projemizi e-mail yolu ile geniş kitlelere ulaştırma şansına sahibiz, artık çağ dijital teknoloji çağı. Yaşadığımız çağın önemli gerekliliklerinden biri olan ”sanal ortam” her tür bilgiye telefonumuzdan ya da bilgisayarımızdan ulaşabilmemizi olanaklı hale getiriyor. Artık facebook yada twitter hesabı olmayan kalmadı.

T.K: Sosyal Medya stratejiniz neleri hedefliyor?

A.E.: Sosyal medyada hedefimiz yalnızca Çekirdek projeyi tanıtmak değil, takipçilere ve girişimcilerimize sayfamızda paylaştığımız bilgiler ışığında eğitim vermek; girişimcilik, inovasyon, ar-ge, teknoloji vb. konularda bilgilerini tazelemek ve yeni ufuklar açabilmek. Sosyal medya stratejimiz her zaman şeffaflıktan yana olmaktan geçiyor. Teknoloji, inovasyon, girişimcilik atölyesi olarak da tanımladığımız Çekirdek projemizin mutfağında neler olup bittiğini paylaşmak bizler için önemli.

Bu vesileyle duyuralım; önümüzdeki günlerde Facebook sayfamızı beğenen 4000. kişiye bir hediye vereceğiz ve bunu her 1000. kişide tekrarlamayı planlıyoruz.

Ayrıca Çekirdek YARIŞMA kapsamında; Elginkan Vakfı Teknoloji Ödülü olarak belirlenen 100.000 TL, 2.’lik ödülü olan 50.000 TL, 3.’lük ödülü olan 25.000 TL, Akademi Özel Ödülü olan 10.000 TL, ARI Teknokent’te 1 yıl ücretsiz ofis imkânı ve daha birçok sürpriz başarılı girişimcileri bekliyor… Bu ödüller de alındığı zaman olabildiğince şeffaf bir şekilde yine sosyal mecraları kullanarak duyuru ve paylaşımda bulunacağız.

T.K.: Yurtdışında yaşayan Türk vatandaşları projeyi Sosyal Medya üzerinden takip ediyor mu? Yurtiçi ve dışından size ulaşan destek talepleri hangi düzeyde?

A.E.: ARI Çekirdek projemiz global bir proje, yurt dışında yaşayan Türk vatandaşları dünyanın her yerinden bizi takip ediyor. Avrupa’dan ve Amerika’dan da başvurular var. Önemli amaçlarımızdan biri de tersine beyin göçünü sağlamak.

Bu vesileyle başvuru ile ilgili biraz bilgi vermek gerekirse; projemiz kapsamında 500 online başvuru, 115 ıslak imzalı başvuru aldık. Jüri üyelerimizin ön puanlamaları ile 36 proje, puan barajını geçti ve Jürilerimize yüz yüze sunum yapma hakkına sahip oldu. Söz konusu Jüri Sunum gününü takiben yine Jürilerimizin kararı ile 17 proje ARI Çekirdek ekosisteminde desteklenmeye hak kazandı. 17 proje sahibi 44 girişimci şu anda eğitim ve danışmanlık hizmetleri alıyor; prototiplerini geliştiriyor… Temmuz’da gerçekleşecek final etkinliğinde jürilere ve yatırımcılara projelerini sunmaya hazırlanıyor. Ve elbette kamuya da açık olacak bu etkinliği yine sosyal medyadan duyurmayı planlıyoruz.

T.K.: Toplumsal sosyal sorumluluk projesi olarak hayat bulan “ARI Çekirdek”e katılım döneminin sona erdiğini ve Mart – Nisan – Mayıs ayları içerisinde sürecek olan kamp döneminin başladığını biliyoruz. Bu dönem sonunda ortaya çıkacak proje ve girişimcilerin Sosyal Medya kanalları üzerinden tanıtılması düşünülüyor mu? Neler planlıyorsunuz?

A.E.: Mayıs sonuna doğru genç girişimci ekiplerimize kimi zaman başarılı birer mühendis kimi zamansa yetenekli birer iş adamı olmayı öğreten eğitim programımızın (Kamp Dönemi) da sonuna gelmiş olacağız. Nisan ayının ortasına geldiğimiz şu günlerde 17 girişimci ekibimizin facebook’taki tanıtımını tek tek yapmaya başlıyoruz. Tanıttığımız 44 girişimci, aynı zamanda ARI Çekirdek’ in de ilk başarı hikayelerini temsil ediyor. Amacımız hem bu başarılı girişimcileri iş hayatına tanıtmak hem de bir sonraki Çekirdeğin girişimci adaylarına motivasyon sağlamak.

Yani evet, girişimcilerimizi hem Kamp süreci içerisindeyken, hem de sonrasında şirketleştikleri dönemde bile desteklemeyi ve sosyal medya aracılığıyla kamuya tanıtmayı arzu ediyoruz.

T.K.: ARI Teknokent Genel Müdürü Nazire Peker Hanım daha önce İTÜ ARI Teknokent’in zaten doğal bir ekosistem olduğunu ve girişimcilere tüm networking olanaklarını da açacaklarını ifade etmişti. “Sosyal Medya ve Sivil Toplum” bloğu ve “Sosyal Medya Nedir?” ailesi olarak biz bunun Sosyal Medya alanında ciddi bir öncülük ile başarılabileceğine inanıyoruz.

Sosyal Medya kanallarınıza girişimci ve yatırımcıların daha fazla ilgi göstermesi için ileriye dönük ne gibi hamleler planlıyorsunuz?

A.E.: Tabi ki ARI Çekirdek projesinin büyümesi, bilinirliğinin artması ve güçlenmesi için sosyal medyadan azami miktarda faydalanmayı amaçlıyoruz. Ancak inanıyoruz ki bu ilk projemizde yer alan 17 girişimcimizin ulaştığı başarılar, ARI Çekirdek’i de gerek sosyal medyada gerekse tüm diğer mecralarda doğal bir tanınma ve büyüme sürecine ulaştıracak. Onlar kazandıkça, başardıkça; ARI Çekirdek de kazanacak…

Diğer taraftan girişimci ekiplerimizde sosyal medya dehaları mevcut. Onların da yaratıcı fikirleri ve destekleri ile sosyal medyada gerek sivil toplum gerekse yatırımcılar için özel projeler geliştirme yolundayız. Bu projeler, zaman içerisinde yavaş yavaş hayata geçecekler. Tanıtım filmi, video, viral gibi çalışmalarımız sürüyor; sosyal medyada biraz da ARI Çekirdek’in ve girişimcilerinin hikâyelerini anlatarak ilgiyi toplamayı planlıyoruz.

Yatırımcılar ile girişimcilerin buluştuğu “ARI Çekirdek” projesinin bu alanda öncü bir Sosyal Medya Markası haline gelmesi çok önemli.

T.K.: İTÜ Rektörü Prof. Dr. Muhammed Şahin, İTÜ ve ARI Teknokent’in bu projede ilk yıl yatırım maliyetinin 2 milyon liraya ulaştığını ve bu maliyetin üniversite mezunlarının girişimciliği bir kariyer olarak seçebilmeleri ve dolayısıyla ulusal kalkınmaya katkıda bulunabilmeleri adına mutlaka yapılması gereken bir yatırım olduğunu belirtmişti. Biz bundan “ARI Çekirdek” yatırımının ileride daha büyük başarıları hedeflediğini çıkardık.

Sizce bu ilk dönem aslında projenin devamlılığı açısından ileride ihtiyaç duyacağı halka ilişkiler, yayıncılık ve diğer tanıtım faaliyetlerine destek verecek girişimcileri ve destekçileri ortaya çıkaracak mı?

A.E.: Elimize ulaşan yüksek adetteki başvuruların arasından, başarı oranı çok yüksek olabilecek girişimcileri seçmeyi başardığımızı düşünüyoruz. Her bir seçilen proje bizi heyecanlandırıyor ve başarıya ulaşması da bizi gururlandıracak. Girişimci ekiplerimiz sadece birinci, ikinci ve üçüncüsüyle değil 17si beraber ARI Çekirdek projesinin başarısını temsil edecekler. Ve başarıları yeni girişimcilerin ve yatırımcıların destek ve katılımlarını tetikleyecek.

İTÜ ve ARI Teknokent’in hayata geçirmek için ilk adımı attığı ARI Çekirdek projesi zaten şu anda, Elginkan Vakfı, İstanbul Kalkınma Ajansı, TTGV, TÜBİSAD gibi, birbirinden değerli ve gönüllü paydaşlar tarafından destekleniyor. Her geçen gün İTÜ ve ARI Teknokent olarak tam bir sosyal sorumluluk olarak hayata geçirdiğimiz ARI Çekirdek’e destek olmak isteyen yeni kurum ve kuruluşlar kendi arzuları ile bu ekosistemin destekçisi haline geliyorlar..

Dolayısıyla biz özünde doğru bir mekanizma kurduğumuzu ve maliyeti ne olursa olsun anlamlı bir adım attığımızı biliyoruz. Geriye ekosistemin kendi başarısını kanıtlaması için belli bir zamanın geçmesini ve elimizden gelen her şeyi yapmak kalıyor… Her geçen yıl katılacak girişimciler de destekçiler de doğal olarak artacaktır.

Değerli cevaplarınız için çok teşekkür ederiz.

Okuyucularımıza faydalı olması açısından bazı notları paylaşmak istedik.

ARI ÇEKİRDEK İLETİŞİM BİLGİLERİ:

Ayrıntılı bilgi için: www.aricekirdek.com.tr
Telefon: 0212 290 38 40
Mail: info@aricekirdek.com.tr
Facebook: www.facebook.com/aricekirdek
Twitter: www.twitter.com/aricekirdek


Bir App Developer Hikayesi: Taha Selim Bebek

20 Aralık 2011

Taha Selim Bebek

Taha Selim Bebek, Apple’ın son yıllardaki yükselişi ile birlikte farklı hikayesi ile karşımıza çıkan bir uygulama geliştirici. Katar’da Makina Mühendisliği mesleğini icra ederken hobi olarak  iPhone için uygulamalar yapmaya başlıyor ve bu süreç daha sonra mesleğini değiştirmesine kadar gidiyor. Bebek, son bir aydır Amerika’daki bir “Start-Up” tan aldığı teklifle birlikte hazırlıklarını yapmak için ülkemize geri dönmüştü. Bu kısa süre zarfında Türkiye’de çeşitli konferanslarda, eğitim ve kongrelerde konuşmacı olarak karşımıza çıktı. Şu anda biz bu satırları yazarken de yeni görevine, Amerika’ya doğru uçuyor.  Appstore‘da 2 yıl içerisinde 17 tane uygulama geliştirmiş olan Selim Bebek ile gitmeden kısa ve hoş bir sohbet gerçekleştirdik.

Ne kadar süredir iPhone App(uygulama) yazılımı yapıyorsunuz?

2.5 yıldır.

Asıl mesleğiniz nedir?

Asil mesleğim iPhone uygulaması yapmak :) Uygulama yapmaya başlamadan önce makine mühendisliği yapıyordum.

Bugüne kadar kaç uygulama yaptınız?

App store’da yayınladığım uygulama sayısı 20′yi geçti. Sonradan bir kaç tanesini yayından kaldırdım.

İçlerinde sizin için en anlamlı olanı, en sevdiğiniz uygulama hangisi oldu peki?

İçlerinde en anlamlı olan “İngilizce kelime ezberleme kartları”adındaki uygulamam oldu. Bu uygulama ile bir çok kişi için kelime ezberlemeyi kolaylaştırdığımı düşünüyorum. Kullanıcılar tarafından da en beğenilen uygulamam bu oldu.

Şu anda nerede çalışıyorsunuz?

Şu anda Silicon vadisinde Türkler tarafından kurulan bir Start Up şirketinde iPhone Development Director olarak çalışıyorum. Şirketin ismi “Wallit“.

Başarılı bir uygulama yapmanın sırları nelerdir?

İyi bir fikir bulmak ve Apple gibi olmak, yani ürününüzün her açıdan mükemmel olmasını sağlamak.

Mobil uygulama platformlarının geleceği hakkında ne düşünüyorsunuz?

Araştırmalar gelecekte internet kullanımının bilgisayarlardan çok Smart Phonelar’dan olacağını gösteriyor. Dolayısıyla geleceği çok parlak.

Yeni başlayan uygulama geliştiricilere önerileriniz nelerdir?

Kendi potansiyellerini küçümsememeleri ve büyük düşünmelerini öneririm.

İlerleyen dönemlerdeki projeleriniz nelerdir?

Dünya çapında başarılı olacak bir uygulama geliştirmek istiyorum.

Size şimdiden iyi yolculuklar diliyoruz.  İşlerinizde başarılar dileriz.